Çocukluğunu 80’ler ya da 90’larda yaşamış çocukların küçük istekleri, büyük hayalleri olurdu…
Sokakta oyun kurmada gösterdiğimiz çabayı şu anki çocukların tatmamış, öğrenmemiş ve hiç yaşamamış olmasından büyük üzüntü duyduğumu söylemeden de geçemeyeceğim. Tuşlara basmayı çok sonra öğrendik. Ama ipe düğüm atmayı ustaca yapardık. Yazı tahtalarına kalemle değil, turuncu kiremit parçalarıyla sokaklara sek sek oyunu çizmeyi öğrendik. Bu yüzdende ilkokul da bize çizdirilen yüzlerce italik ve dik çizgileri zorlanmadan çizdik.
Renkleri oyun kartlarından değil, arkadaşlarımızla istop oynayarak öğrendik. Küçük kardeşlerimizi oyunumuzdan dışlamaz, onları fındık fıstık yaparak ufak görevler (Bu genelde kaçan topları yakalama görevi olurdu:)) verirdik.
Kızların en sevdiği oyunların başında evcilik gelirdi. Aile kurardık. Anne rolünü çok severdik. Erkek kız ayrımımız yoktu bizim. Hepimiz birdik. Erkek arkadaşlarımız da oyuna katılmak istediklerinde baba rolünü üstlenirlerdi. Kaldırım taşında araba kullanır ve bizi oyuncak bebeğimizle gezmeğe götürürlerdi. Ve biz o küçük düşlerimizde büyük bir dünya yarattık kendimize.
Çok şey öğrendik biz sokakta. Şimdinin anlayamadığı çok farklı oyun anlayışımız vardı bizim. Ayna ile karşıda oturan arkadaşımıza güneşle yansıtmalar yapardık. Yaratıcıydık. 1 bilemediniz en fazla 2 oyuncağımız olurdu. Ama diğer oyuncaklarımızı biz kendimiz yapardık. Her şeyden kendimize oyuncak yapabilirdik. Babamız bize scooter tarzı şeyler alamazdı. Tellerden araba tekeri yapar ucuna bir sopa takar sürerdik. Bardağa su koyar biraz da bulaşık deterjanı koyup, küçük hortum parçası ile kabarcık çıkarmayı çok severdik. Gazete kağıtlarından uçak yapar birbirimize fırlatırdık. Birde gerçek bir uçurtma sevdamız vardı ki sormayın. Kıştan yaza mevsim değiştirirken hafif rüzgarlı akşamüstlerinde havada o kadar çok uçurtma olurdu ki şekil şekil renk renk. Bu manzaraya şahit olmak bir çocuk için her şeye değerdi. Uçurtma uçurmak için bol geniş alanlarımız vardı bizim. Evler arasında tarlalar, arsalar da uçururduk. Şimdi ki gibi her yerde binalar yoktu.
Güzeldi o günler.. Çok fazla kötülük yoktu kalbimizde. İlkokula hep kendimiz gidip geldik. Annemiz sadece okulun ilk üç günü bırakırdı bizi okula. Zaten okulumuzda mahallemizden o kadar çok arkadaşımız olurdu ki hiç yabancılık ve yalnızlık çekmezdik biz.
Bol Pekiyi’li bir karne isterdi hep anne babalarımız. Okuyup büyük adam olalım diye. “Okuyun büyük adam olun, çocuuum bizim gibi sürünmeyin” derdi annem hep. O zamanların okuyanları değerliydi, büyük adamdı.
Derslerimize çalışıp hepsi pekiyi karne getirdiğimizde cep telefonu ya da tablet bilgisayar isteyemedik. Herkes için hediyesi hep aynı olurdu.
Bisiklet.
Akşam ezanının ne anlama geldiğini herkes bilirdi. O da günün en hazinli sonu olurdu genelde. Anneler balkondan içeri girmemiz için bağırır. Hepimiz her defasında "Anneeee biraz daha!" "Geliyorummm" diyerek oyalardık. Sabrı taşan anne sokağa iner ve zorla çocuğunu kulağından çekerek eve götürürdü. İşte biz buna çok gülerdik. Ama hiçbir zaman kulağımız çekildiği ya da terlik veya çimdik yediğimiz için arkadaşımızın yanında rencide olmadık, öyle hissetmedik. Çünkü hepimizin annesi kulak çekerdi, çimdikler ve ya terlik fırlatırdı.
Sokakta oyun kurmada gösterdiğimiz çabayı şu anki çocukların tatmamış, öğrenmemiş ve hiç yaşamamış olmasından büyük üzüntü duyduğumu söylemeden de geçemeyeceğim. Tuşlara basmayı çok sonra öğrendik. Ama ipe düğüm atmayı ustaca yapardık. Yazı tahtalarına kalemle değil, turuncu kiremit parçalarıyla sokaklara sek sek oyunu çizmeyi öğrendik. Bu yüzdende ilkokul da bize çizdirilen yüzlerce italik ve dik çizgileri zorlanmadan çizdik.
Renkleri oyun kartlarından değil, arkadaşlarımızla istop oynayarak öğrendik. Küçük kardeşlerimizi oyunumuzdan dışlamaz, onları fındık fıstık yaparak ufak görevler (Bu genelde kaçan topları yakalama görevi olurdu:)) verirdik.
Kızların en sevdiği oyunların başında evcilik gelirdi. Aile kurardık. Anne rolünü çok severdik. Erkek kız ayrımımız yoktu bizim. Hepimiz birdik. Erkek arkadaşlarımız da oyuna katılmak istediklerinde baba rolünü üstlenirlerdi. Kaldırım taşında araba kullanır ve bizi oyuncak bebeğimizle gezmeğe götürürlerdi. Ve biz o küçük düşlerimizde büyük bir dünya yarattık kendimize.
Çok şey öğrendik biz sokakta. Şimdinin anlayamadığı çok farklı oyun anlayışımız vardı bizim. Ayna ile karşıda oturan arkadaşımıza güneşle yansıtmalar yapardık. Yaratıcıydık. 1 bilemediniz en fazla 2 oyuncağımız olurdu. Ama diğer oyuncaklarımızı biz kendimiz yapardık. Her şeyden kendimize oyuncak yapabilirdik. Babamız bize scooter tarzı şeyler alamazdı. Tellerden araba tekeri yapar ucuna bir sopa takar sürerdik. Bardağa su koyar biraz da bulaşık deterjanı koyup, küçük hortum parçası ile kabarcık çıkarmayı çok severdik. Gazete kağıtlarından uçak yapar birbirimize fırlatırdık. Birde gerçek bir uçurtma sevdamız vardı ki sormayın. Kıştan yaza mevsim değiştirirken hafif rüzgarlı akşamüstlerinde havada o kadar çok uçurtma olurdu ki şekil şekil renk renk. Bu manzaraya şahit olmak bir çocuk için her şeye değerdi. Uçurtma uçurmak için bol geniş alanlarımız vardı bizim. Evler arasında tarlalar, arsalar da uçururduk. Şimdi ki gibi her yerde binalar yoktu.
Güzeldi o günler.. Çok fazla kötülük yoktu kalbimizde. İlkokula hep kendimiz gidip geldik. Annemiz sadece okulun ilk üç günü bırakırdı bizi okula. Zaten okulumuzda mahallemizden o kadar çok arkadaşımız olurdu ki hiç yabancılık ve yalnızlık çekmezdik biz.
Bol Pekiyi’li bir karne isterdi hep anne babalarımız. Okuyup büyük adam olalım diye. “Okuyun büyük adam olun, çocuuum bizim gibi sürünmeyin” derdi annem hep. O zamanların okuyanları değerliydi, büyük adamdı.
Derslerimize çalışıp hepsi pekiyi karne getirdiğimizde cep telefonu ya da tablet bilgisayar isteyemedik. Herkes için hediyesi hep aynı olurdu.
Bisiklet.
Akşam ezanının ne anlama geldiğini herkes bilirdi. O da günün en hazinli sonu olurdu genelde. Anneler balkondan içeri girmemiz için bağırır. Hepimiz her defasında "Anneeee biraz daha!" "Geliyorummm" diyerek oyalardık. Sabrı taşan anne sokağa iner ve zorla çocuğunu kulağından çekerek eve götürürdü. İşte biz buna çok gülerdik. Ama hiçbir zaman kulağımız çekildiği ya da terlik veya çimdik yediğimiz için arkadaşımızın yanında rencide olmadık, öyle hissetmedik. Çünkü hepimizin annesi kulak çekerdi, çimdikler ve ya terlik fırlatırdı.
( Hatırlayanlarınız vardır:)
Güzel geçen çocukluğumun anısına...
Pinokyo Bisikletim ve ben
Yıl 1992. İlkokul 2. Sınıftayım… Derslerime çok çalıştım. Ve takdir belgesi aldım. Hayatımda çok sevdiğim ve istediğim şeylerden biri bir bisikletimin olmasıydı. O zamanlar o kadar çok bisiklet üretilmiyordu. Herkeste hemen hemen görmeye alışık olduğumuz Belde pinokyo bisikletler vardı. Ama ne yazık ki babamın bisiklet alacak durumu yoktu. Fazla üstelemedim. Babamız “Hayır” dediği zaman “Hayır”dı bizim için.
Bisikleti olan arkadaşlarımdan ödünç alıp arada binebiliyordum.
Bir sabah güzel bir haber aldım. Ve memleketteki teyzem çocuklarından kalan pinokyo bisikleti bana verecekti. Bu hayatımda duyduğum en güzel haberdi. O gün sevinçten hiç uyuyamadığımı hatırlıyorum.
Nihayet bisiklet bir hafta sonra geldi. Mavi renkteydi. Biraz küflenmiş birazda yer yer boyaları çıkmıştı. Freni yoktu. Bozulduğu için sökmüşlerdi. “Olsun” dedim içimden. “Boyardık tekrar.” “Freni de yaptırırdık.”
Bir bisikletim olmuştu benim artık. Bu benim için çok şey demekti.
O günden sonra her gün babama freni yaptırması için diretiyordum. Ama bisiklete binmemi istemiyor olacak ki o freni bir türlü yaptırmak istemedi, nitekim de yaptırmadı. Başka yollar bulmaya çalışıyordum. Bisiklet benden çok büyüktü. Hiçbir şekilde binemiyordum.
Artık frenin yaptırılması konusunda tüm ümidimi kaybetmiştim. Frensiz sürecektim. Günlerden bir gün annemin evde olmadığı zamanda, ilkokul arkadaşım emel yardımıyla bisikleti kömürlükten çıkarmayı güç de olsa başardık. Bisikleti çıkarıp benden oldukça yüksek olan bisikletin koltuğuna oturduğumda ayaklarım pedala bile yetişmiyordu. Emel bir eliyle koltuktan hafifçe tutarak yanımdan geliyordu. Hızlandığımızda asılarak hızımı kesiyordu. Çok eğleniyorduk birlikte. İzinsiz bindiğimiz için ayrı bir heyecan yaşadık o zamanlarda tabi.
İzmir’i bilenleriniz vardır. Yolları, sokakları oldukça engebelidir. Mahallemizin de yer yer küçük inişli çıkışlı yolları vardı.
Bir süre öylece eğlenmeye devam ettik. Bizim sokağın ilerisinden sağa döndük o hızımızı fark etmeden almış olacağım ki arkadaşım bisikleti bir anda elinden kaçırdı. Ben bisiklette hızla aşağı yola doğru yol almaya başladım. Hızımı kesemiyordum. Öyle korkuyordum ki ne yapacağımı bile düşünecek durumda değildim. Belki sağ ya da sol sakağa çevirseydim bisikleti hızımı kesecektim en fazla duvara çarpar düşerdim. ( Ama bunu çok sonraları düşündüm:)
Hızlıca ilerlerken sağ tarafta park halinde bir kamyon gözüme ilişti, yanından da iki kadın birde çocuk geçiyordu. Görüş mesafemde yol kapanmıştı. O çocuk aklımla insanlara çarpmamak için gidonu kamyonun üzerine çevirdim ve saniyesinde kamyona çarpıp durabildim. Öyle korkmuştum ki o karar verme anını ve ardından kamyona çarptığım anı hiç hatırlamıyorum. İnsanlar hemen koşup beni kaldırdılar. Bisikletimi kamyonun kasasının altından çıkardılar. Korkudan ne yapacağımı bilemeden oraya buraya savrulan terliklerimi bulup giydim. Ellerimde, bacaklarımda ve yüzümde büyük bir acı hissetmeye başladım. Bisikletin sadece freni yoktu, şimdi artık ön taraf paramparça olmuştu. Sokağımızdan çok uzaklaşmış olacaktım ki arkadaşım hala ortalıklarda yoktu. Bisikletimi ön tarafından tutup süreye süreye geldiğim yolu ağlayarak dönmeye başladım. Yüzüm yanıyordu. Ellerim titriyordu. Çok korkmuştum.
Kafamı kaldırdığımda karşıdan koşa koşa gelen küçük bir kız gördüm. Bu emeldi. “Ne oldu?” diye telaş içinde yanıma geldi. Bisikleti o sürümeye başladı bu sefer. Bende “Neden bisikleti bıraktın?” diye serzenişlerde bulunarak olayı anlatmaya başlamıştım ki emel katılarak gülmeye başladı.
Zor da olsa evin önüne gelmiştik. Bisikleti güçlükle çıkardığımız gibi yerine koyduk. Ardından hemen eve çıktım ve yattım. Sağ yanağımda kocaman bir şişlik vardı artık. Durumu saklayamazdım. Bu durumu nasıl açıklayacağımı düşünerek, yatağın içine sakladım.
Akşamüzeri annem ve babam geldiklerinde ağlaya ağlaya her şeyi anlattım. Tabi bunun hemen akabinde azarı yemek kaçınılmaz oldu. Öyle her durumda hastaneye gitmekte yoktu evde iyileşmesini bekledik.
Şimdi sağ yanağımda bu kazanın sebep olduğu bir iz var. Garip bir iz. Gülümseyince belli oluyor. Aynanın karşısına geçip her gülümsediğimde bu kazayı hatırlıyorum…
Güzel geçen çocukluğumun anısına...
Pinokyo Bisikletim ve ben
Yıl 1992. İlkokul 2. Sınıftayım… Derslerime çok çalıştım. Ve takdir belgesi aldım. Hayatımda çok sevdiğim ve istediğim şeylerden biri bir bisikletimin olmasıydı. O zamanlar o kadar çok bisiklet üretilmiyordu. Herkeste hemen hemen görmeye alışık olduğumuz Belde pinokyo bisikletler vardı. Ama ne yazık ki babamın bisiklet alacak durumu yoktu. Fazla üstelemedim. Babamız “Hayır” dediği zaman “Hayır”dı bizim için.
Bisikleti olan arkadaşlarımdan ödünç alıp arada binebiliyordum.
Bir sabah güzel bir haber aldım. Ve memleketteki teyzem çocuklarından kalan pinokyo bisikleti bana verecekti. Bu hayatımda duyduğum en güzel haberdi. O gün sevinçten hiç uyuyamadığımı hatırlıyorum.
Nihayet bisiklet bir hafta sonra geldi. Mavi renkteydi. Biraz küflenmiş birazda yer yer boyaları çıkmıştı. Freni yoktu. Bozulduğu için sökmüşlerdi. “Olsun” dedim içimden. “Boyardık tekrar.” “Freni de yaptırırdık.”
Bir bisikletim olmuştu benim artık. Bu benim için çok şey demekti.
O günden sonra her gün babama freni yaptırması için diretiyordum. Ama bisiklete binmemi istemiyor olacak ki o freni bir türlü yaptırmak istemedi, nitekim de yaptırmadı. Başka yollar bulmaya çalışıyordum. Bisiklet benden çok büyüktü. Hiçbir şekilde binemiyordum.
Artık frenin yaptırılması konusunda tüm ümidimi kaybetmiştim. Frensiz sürecektim. Günlerden bir gün annemin evde olmadığı zamanda, ilkokul arkadaşım emel yardımıyla bisikleti kömürlükten çıkarmayı güç de olsa başardık. Bisikleti çıkarıp benden oldukça yüksek olan bisikletin koltuğuna oturduğumda ayaklarım pedala bile yetişmiyordu. Emel bir eliyle koltuktan hafifçe tutarak yanımdan geliyordu. Hızlandığımızda asılarak hızımı kesiyordu. Çok eğleniyorduk birlikte. İzinsiz bindiğimiz için ayrı bir heyecan yaşadık o zamanlarda tabi.
İzmir’i bilenleriniz vardır. Yolları, sokakları oldukça engebelidir. Mahallemizin de yer yer küçük inişli çıkışlı yolları vardı.
Bir süre öylece eğlenmeye devam ettik. Bizim sokağın ilerisinden sağa döndük o hızımızı fark etmeden almış olacağım ki arkadaşım bisikleti bir anda elinden kaçırdı. Ben bisiklette hızla aşağı yola doğru yol almaya başladım. Hızımı kesemiyordum. Öyle korkuyordum ki ne yapacağımı bile düşünecek durumda değildim. Belki sağ ya da sol sakağa çevirseydim bisikleti hızımı kesecektim en fazla duvara çarpar düşerdim. ( Ama bunu çok sonraları düşündüm:)
Hızlıca ilerlerken sağ tarafta park halinde bir kamyon gözüme ilişti, yanından da iki kadın birde çocuk geçiyordu. Görüş mesafemde yol kapanmıştı. O çocuk aklımla insanlara çarpmamak için gidonu kamyonun üzerine çevirdim ve saniyesinde kamyona çarpıp durabildim. Öyle korkmuştum ki o karar verme anını ve ardından kamyona çarptığım anı hiç hatırlamıyorum. İnsanlar hemen koşup beni kaldırdılar. Bisikletimi kamyonun kasasının altından çıkardılar. Korkudan ne yapacağımı bilemeden oraya buraya savrulan terliklerimi bulup giydim. Ellerimde, bacaklarımda ve yüzümde büyük bir acı hissetmeye başladım. Bisikletin sadece freni yoktu, şimdi artık ön taraf paramparça olmuştu. Sokağımızdan çok uzaklaşmış olacaktım ki arkadaşım hala ortalıklarda yoktu. Bisikletimi ön tarafından tutup süreye süreye geldiğim yolu ağlayarak dönmeye başladım. Yüzüm yanıyordu. Ellerim titriyordu. Çok korkmuştum.
Kafamı kaldırdığımda karşıdan koşa koşa gelen küçük bir kız gördüm. Bu emeldi. “Ne oldu?” diye telaş içinde yanıma geldi. Bisikleti o sürümeye başladı bu sefer. Bende “Neden bisikleti bıraktın?” diye serzenişlerde bulunarak olayı anlatmaya başlamıştım ki emel katılarak gülmeye başladı.
Zor da olsa evin önüne gelmiştik. Bisikleti güçlükle çıkardığımız gibi yerine koyduk. Ardından hemen eve çıktım ve yattım. Sağ yanağımda kocaman bir şişlik vardı artık. Durumu saklayamazdım. Bu durumu nasıl açıklayacağımı düşünerek, yatağın içine sakladım.
Akşamüzeri annem ve babam geldiklerinde ağlaya ağlaya her şeyi anlattım. Tabi bunun hemen akabinde azarı yemek kaçınılmaz oldu. Öyle her durumda hastaneye gitmekte yoktu evde iyileşmesini bekledik.
Şimdi sağ yanağımda bu kazanın sebep olduğu bir iz var. Garip bir iz. Gülümseyince belli oluyor. Aynanın karşısına geçip her gülümsediğimde bu kazayı hatırlıyorum…
Pinokyo Bisikletime ne mi oldu?
Babam hurdacıya verdi:)
Babam hurdacıya verdi:)
hahahahah ne güldüm ya o bisiklete ne binerdik ya.
YanıtlaSilYaklaşık senin olaydan 3-5 sene sonra.Aynı yokuştan bende iniyordum.Sağ sokağa ya da sol sokağa giremeyecek kadar hızlıydım.Yoluma devam ederken hareket halinde bir minübüs soldaki park halindeki arabanın yanından tam ben geçicekken geçti.Halbuki ordan ben geçmeyi pilanlıyordum.Sonra ne mi oldu?
Duran Bahçıvan kamyonunun altına girddim.Ellerimi gidondan çektiğim için elime birşey olmadı.Bir baktım bisikletin üstündeyim öyle kaldım.Ben minübüse minübüs bana bakıyordu.Hiçbirşey olmamıstı.Pinokyo bisikletin gidonunun hakeketli olması sebebiyle büyük bir faciadan yara almadan kurtuldum.
Ama pinokyo bisikleti çıkarmakta biraz zorlandım :):)
Demekki farklı senelerde aynı olayı yaşamışız:))))) Bisiklet sevdamızın başımıza açtıkları:)
Sil