Bir Charles Bukowski vardı...
Ondan çok şey öğrendiğim; Bukowski hayatıma girdi gireli dünyaya farklı açılardan bakmaya başladım. Yörüngelerimi değiştirdi.
Ondan çok şey öğrendiğim; Bukowski hayatıma girdi gireli dünyaya farklı açılardan bakmaya başladım. Yörüngelerimi değiştirdi.
Keşke daha önce tanışsaydık seninle…
Yazardı bukowski. Yazmayı severdi. Başka işlerle uğraşıp, yazmadığı zamanlar da oldu ama o yine eski sevgilisine geri döndü.
Yazardı bukowski. Yazmayı severdi. Başka işlerle uğraşıp, yazmadığı zamanlar da oldu ama o yine eski sevgilisine geri döndü.
Doyasıya yaşanılası bir dünyası olmadı, yeryüzüne zorunluluktan indiğini düşündü hep ve yaşamaya çalıştı özensizce.
Kötü bir çocukluk geçirdi, hor görüldü, hırpalandı. Bir babanın çocuğuna yapacakları bu ise, ben insan olmaktan huzursuzluk duyuyorum düşüncesiyle yaşamına devam etti. İnsanları hiç sevmedi. İnsanlar ona susamlı çubuk kraker gibi koktu hep.
Bir sözünde;
“İnsan olmak rezil bir şeydi; öyle çok şey vardı ki olup biten” dedi.
Kötü bir çocukluk geçirdi, hor görüldü, hırpalandı. Bir babanın çocuğuna yapacakları bu ise, ben insan olmaktan huzursuzluk duyuyorum düşüncesiyle yaşamına devam etti. İnsanları hiç sevmedi. İnsanlar ona susamlı çubuk kraker gibi koktu hep.
Bir sözünde;
“İnsan olmak rezil bir şeydi; öyle çok şey vardı ki olup biten” dedi.
Yazılarının çoğunda hayatından kesitler bulabilirsiniz. Parça parçadır. Derindir. Umursamaz gibi davranır ama umurunda yazılar yazar.
Bukowski’nin kendini tam anlamıyla tanımladığını düşündüğüm, okumaktan keyif aldığım bir yazısında; “Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”
Bukowski’nin kendini tam anlamıyla tanımladığını düşündüğüm, okumaktan keyif aldığım bir yazısında; “Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”
İsyankardır Bukowski, düzeni sevmez. Düzeni sevmediği içinde düzenli bir hayatı olmadı hiç. Sayısız kadınla sevişti. Aşık oldu, evlendi.
Ama bir şeyi çok sevdi Bukowski.
Alkolü.
Alkolü.
Alkol komasına girdi birçok kere. Ama hepsinin de üstesinden gelmeyi başardı.
Bukowski bir sözünde;
“Bira içmek için buradayız ve hayatlarımızı öyle yaşamalıyız ki ölüm bizi almaya geldiğinde titresin” derdi.
Bukowski bir sözünde;
“Bira içmek için buradayız ve hayatlarımızı öyle yaşamalıyız ki ölüm bizi almaya geldiğinde titresin” derdi.
Bukowski özensiz hayatına 73 yaşında lösemi denilen illet bir hastalıkla veda etti.
Bir sonraki dünyada görüşmek üzere Bukowski…
Bir sonraki dünyada görüşmek üzere Bukowski…